İnanç Sözleri

Neye inanırsanız inanın, tün inançlar tüm felsefeler,ideolojiler,düşünceler,fikirler kişiye olabileceği en iyi versiyonu bulabilmesinde yardım etsin diye dünyaya yerleştirilmiş araçlardır.

Tanrıbilimimize saygı duydum ve başka herkes gibi cennete erişme özlemini taşıdım; ama bana yolun ne denli açık olduğu konusunda inançlar verildikten sonra oraya götürülen bildirilmiş gerçekliklerin bütünüyle anlama gücümüzün üstünde olduklarını öğrendikten sonra onları sınama işini üstlenebilmek ve bunda sonuç alabilmek için, yukarıdan biraz olağanüstü yardım almanın ve yalnızca bir insandan daha çoğu olmanın zorunlu olduğunu düşündüm.

Anladım ki inananlar için hicret, bir yolculuktan öte bir devlet olmaya açılan kapıydı.

Ne oluyordu da dehşet saçmaya gelmişken dehşete düşüyordu? İnanmak ile inanmamak arasında ibretlik bir hâl idi.

Yolcu, Ebûbekir kadar telaşlı görünmüyordu. Düşünceliydi, kederliydi ama yoldan ve yolculuktan emin gibiydi. Bir tanrıya inanmak insanı rahatlatıyorsa, işte bu yolcu o rahatlığı taşıyor ve teslimiyetin huzuruyla ilerliyordu.

Hak yolda iki yoldaş… Allah onlara üçüncü olsa endişe edilir mi?

Kuş­ça yüreğinin her ayrılıkta nasıl titrediğini, Mekke’den giden her mümin için âdeta serçe kanatlarıyla çırpındığını görebiliyordum.

“Önce müşriklerden ayrılmak, sonra Müslümanlara katılmak…” Herkesten istediği işte buydu. Görü­nüşte birincisi vatandan ayrılmak, İkincisi ise gurbette yaşamak demek­ti ama o tam tersini söylüyor, “İslâm her yerde bizim vatanımız olacak!” diyordu.

Tanrı’nın evinde ölüm silahlarına yer yoktur.

Biz, sağlıkları bize direniyor diye yok etmeyiz; dilendikleri sürece asla yok etmeyiz. İnançlarından döndürür, kafalarının içini ele geçirip yeniden biçimlendiririz.

Doğruluk yolundan ayrılmayanların,ermişlerin ve din uğruna ölenlerin hepsi mutluydu.

Bizim neslimizde cesaret tükenmiştir. Belki de hiçbir zaman ona sahip olamamıştık. Toplumun ahlaki kaideler üzerinde sürdürdüğü zulüm ve Tanrı’nın dinin gizleri ile yarattığı korku…. İşte bu ikisi bize hükmeden şeydir.

“Biz Fransızlar” diyen siyah adamın sözlerine bıyık altından gülüyorum, hem sonra gerçekten içimde garip duygular var. Evet, bu adam bir Fransız, hem benden çok daha saf Fransız. Çünkü büyük bir inanç ve hararetle yurttaşlığı kabulleniyor. O kendini Fransa uğruna öldürtebilir, ben asla.

Çünkü akıl sağlığı yerinde olanlara, gözlerinin önünden geçip giden hayat hiçbir bok çağrıştırmıyordu. Onlar sadece gördüklerine inanıyordu. Gördükleri ne kadarsa, hayatları da oydu.

İnanç sayesinde, birbirimize, kendimize ve daha büyük bir gerçekliğe karşı sorumluluk duyarız.

Kaygının temelinde yatan inanışın dili değerlendirici bir dildir. Elinde tartıyla dolaşan bir dil ve mantıktır.

En Güzel Sözlerin Adresi !
https://www.guzelsozlerbunlar.com

Mucize, en sevdiği çocuğudur inancın.

Eski despotluklar, ‘Şunu yapmayacaksın, bunu yapmayacaksın’ diye buyuruyordu. Totaliterler, Şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın’ diye dayatıyorlardı. Biz ise, insanlara, ‘Sen aslında şusun, aslında şöyle düşünüyorsun, şuna inanıyorsun’ diye bastırıyoruz.

İnanç görmek değildir.

“Yetmiş yıllık Sovyet idaresi beni dinsel inançlardan kopardı,” dedikten sonra ekledi: “Yanıtları dinde bulamıyorum. Kâbus görmüyorum ama neden görmediğime de şaşıyorum. Gördüğüm dehşet verici şeyleri anlatmama imkân yok.”

Mutlu olmamızın önündeki en büyük engellerden biri de, hayatın doğal ve kaçınılmaz bir parçası olarak acı çekilmesi gerektiğine dair inancımızdır.

İnançları unutun. Uçmak için inanmaya ihtiyacınız yoktur, uçmayı anlamanız gerekir.

Kuralları hiç düşünmeden kabul etmenize, sırf sizden beklenen bu olduğu için bir şeyi yapmanıza şuursuz inanç denir. Dikkatli olmazsanız hayatınız boyunca bunların milyonlarcasıyla karşılaşırsınız.

Dinsel kurumların başarılı olabilmesi için insanları dine ihtiyaç duyduklarına inandırması lazım.

Anımsa ki ne sana söven, ne seni döven, ne de seni alçaltan vardır. Ama bu işleri yapanların seni alçalttıklarına inancın onları sana böyle göstermektedir. Öyleyse ne zaman biri seni kırar ya da kızdırırsa, bil ki seni kızdıran o adam değil, senin inancındır.

Cehalet ve düşünmeyi reddetmek inanç demekse, istemez!

Dostoyevski, inancını birkaç kelimeyle anlatabiliyordu: «Bence, İsa, insanlık tarihinin en yüce ve en güzel insanıdır.

İki tür ahmak vardır: tehdit edildikleri için bir şey yapmayanlar ve tehdit edildikleri için bir şey yapmak zorunda olduklarına inananlar.

Sen benim doğru davranacağıma inandığın için ben de öyle davrandım.

Erdem, eğer bazı kabahatlerle yumuşatılmazsa sağlıksız, inanç kimi kuşkularla gölgelenmezse acımasız olur.

Ne tereddütsüz inanç mümkün. Ne tevazusuz özgüven. Utangaç insanlarda tuhaf bir cesaret vardır, suskunlarda geniş bir kelime hazinesi. Yumuşak kalplilerde sağlam bir duruş vardır, merhametliler de dirayet. Karşıtından beslenir insanı var eden, yukarı çeken nice özellik.

Her inanç, içinde bir talep barındırır.

Karşındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasındaki çizginin nereden geçtiğini bulmak zor.

Ah! Eşyasını, çamaşırını modaya uydurup sırtındakiler değiştirirken ruhunu da birlikte değiştiren cemiyet… İnançlarını sahte bir hevesin mahmur görüntüsünde katlettiren insanlık…

İnancın, mecalsiz kalanlara destek, susuzluktan cayır cayır yanan yüreğine su serpecek bir kaynak olduğunu anlıyorum.

Eğer bir insanın yaşam ile ilgili ilkelerini, duygu ve düşüncelerini, inançlarını acımasızca eleştirme hakkını kendinizde görüyorsanız, kendi kişiliğiniz de tehlike altındadır.

Ağlamanın bir kadın için her daim ulaşılmaya çalışılır bir ruh durumu olduğuna inancım tamdı. Havaya atılan bir cismin yere düşme eğilimi gibi bir şeydi bu.

18. yüzyılda ihtiyar bir günahkar, “Tanrı olmasaydı onu yaratmalıydık.” diye kesin bir düşünce ortaya attı. Ve insan gerçekten Tanrı’yı yarattı. İşin ilginç ve şaşırtan tarafı, Tanrı’nın gerçekten var olması değil, böyle bir düşüncenin, Tanrı ihtiyacına dair düşüncenin insan gibi vahşi zararlı bir yaratığın beyninde hayat bulması.

Google Reklamları

Güzel Söz Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir